Suat YALAZ Anıları

"Karaoğlan"'ın çizeri Suat YALAZ'ın, OdaTv.com sitesinde yer verdiği anılarından bir bölüm oldukça ilgi gördü..






Cumartesi 06.08.2016 Cartoon Colors
Suat YALAZ; Çizgi romancı, film yönetmeni, senarist ve yapımcı kimliğiyle tanınan bir çizgi ustası. Çizgi ve sanat yaşamı boyunca önemli eserlere imza attı. Bir çok çizgi ve mizah ustasıyla bir arada oldu, anılar paylaştı..İşte böylesine önemli bir üstadın, 6 Ağustos 2016'da yayımlanan ve anılarının bir bölümünü içeren yazını sayfamıza taşıdık.
Suat YALAZ:
https://tr.wikipedia.org/wiki/Suat_Yalaz
***

Suat Yalaz yazdı... "Aman yarabbi kimler yok ki!"


Tüccar züğürtleyince eski hesapları karıştırırmış.

Ben de, “Babıâli”de ve “Yeşilçam”da yaşadıklarımı, döktüğüm göz nuûru ve ‘çürüttüğüm dirsekler’in “muhasebesini yapmak” için arşivime dalınca.. aman, nelerle karşılaşıyorum neler…

Geçenlerde, arşivi düzenlemek niyetiyle karıştırırken... Karşıma, önce basın ressamlarının
ustalarının ustası MÜNİF FEHİM’in bir özgün (orijinal) sulandırılmış çini mürekkeple yaptığı,
özenle selofan kağıt içinde saklanmış çalışması çıktı.
Tarama ucuyla çekilen ince ve kesin hatların üstüne, sulandırılmış çini mürekkeple, samur
fırça yardımıyla vurulan ikinci bir ton, resme, siyah-beyaz bir fotoğraf görüntüsü veriyor,
derinlik kazanıyordu.

Eski, siyah-beyaz savaş filmleri ya da belgeseller gibi.

Münif Fehim; Türk Tiyatro san’atının ilk oyuncu ve yönetmenlerinden Ahmet Fehim’in (1857-1930) oğludur. Atatürk Devrimleri’nin ilk yıllarında, eski yazıdan Lâtin harflerine geçtiğimiz günlerde, ( galiba bir 23 Nisan Bayramı yıldönümünde..)

Resimlerle süslediği bir Cumhuriyet Gazetesi birinci sayfası vardır ki..

Tam bir “şaheser”dir.

AMAN YARABBİ, KİMLER YOK Kİ

Raf dolusu resimler arasından büyücek bir fotoğraf geçti elime.

Bir grup genç adamlar toplanmışlar, toplu resim çektirmişler. İnce beyaz bir bantla üstlerine
adları yazılmasa, kim olduklarını bilmeme imkân yok. Dikkatimi çeken ilk isim Oğuz
ARAL oldu. Resimde en arkada en uzun olanı oydu. Bıyıksız, yumurta suratlı bir Oğuz ARAL düşünebilir mi insan? Yanında Rifat ILGAZ.. Onun da yanında, objektife bakmayan, gülerek birine laf atan, bol saçlı, gri kostüm, siyah gravat bir Suat YALAZ!





- Vay bee, dedim. Bu ben miyim?

Öteki dosyaları karıştırmayı bırakıp, gittim, koltuğa yerleştim.

Aman yarabbi, kimler yok ki.. Turhan SELÇUK, İlhan SELÇUK, onun yanında Suavi SÜALP.. Bence, “absürd” mizahın bizdeki ilk temsilcisi .. 


Ondan önceki absürd şair, herhalde “Manda yuva yapmış söğüt dalına..” türküsünü söyleyen adsız ozandır.

Biraz sağa kayınca, çizgide “absürdizm”in bizdeki öncüsü Eflatun NURİ var.. Ne biçim çizgiler, ne manyakça esprilerdi onlar..

Onun yanında Aziz NESİN, yanında oturan, kim olduğunu bilemediğim bir genç kadın yazara bir şeyler söylüyor. Aziz’in arkasında yukardaki sırada ben..

Elimdeki çok ilginç fotoğrafın, taaa milattan önce.. 1955 yılında, Boğaziçi Robert Kolejin
“Mizah Ustaları” adı altında düzenlediği bir etkinlikten sonra çekildiğini hatırladım.

Genç Kolejliler, İlhan SELÇUK– Turhan SELÇUK kardeşlerin yayınladıkları “41 buçuk” Mizah dergisi yazar ve çizerleriyle tanışmak, konuşmak için bir etkinlik, şenlik düzenlemişlerdi .

Güzel bir sergi olmuştu. Gençler sorular sorup imzalar topluyorlardı. Soru- cevapları kapalı bir salonda yapmıştık.

Bizler, iki sıra sahnedeydik, gençler salonda koltuklarda.

Gözde yazar “Hababam Sınıfı” yazarı Rifat ILGAZ’dı..

Öğrenciler en çok ona sorular soruyor, onu konuşturmak istiyorlardı.
Gel gelelim, bizim büyük ustamız, yazarken çağlayan gibiydi de, üç kişi önünde konuşmak
durumunda kalınca, “Mahmut Hoca”nın hışmına uğramış “Güdük Necmi” gibi oluyordu. Bir türlü, konuşamıyordu.

Bülent ORAN da, o, modern mizah yazılarının bizdeki öncüsü..

Sinema localarında yabancı filmlerden konu araklayıp, Taksim’deki kafenin terasında
yazdığı, ayda 3 film senaryosuyla Türk Sineması’nın ırzına geçen Bülent ORAN, kalabalık
önünde süt dökmüş kedi oluyordu.

Suavi SÜALP, soru sorana öyle bir soru soruyordu ki.. Salon gülmekten kırılıyordu.

Aziz Nesin’e gelince.. Susturabilene aşk olsun..

Aziz, evlâdım, öyle zeki ve bir o kadar da öyle doluydu ki, bir olay bitmeden öbürüne
başlıyordu. İlk çıkardığı “MARKO PAŞA” mizah dergisinin başına gelenleri anlatırken.. biz
gülmekten kırılıyorduk ama o, sadece, acı acı gülümsüyordu…

AZİZ BENİ NE SEVER NE SEVMEZDİ “YAŞAR, NE YAŞAR NE YAŞAMAZ” DEDİĞİ GİBİ…

Severdi, çünkü, AKBABA’da yazdığı yazıları, biz öbür yazar-çizer, çaycı, muhasebeci kim varsa, herkesi etrafına toplar, bitirdiği yazıyı okur, dinleyenler üzerindeki etkisini ölçerdi.. İlk
“ukalâlığı” ben yapardım. “O cümleyi az önce de kullanmıştın” derdim. Arar, bulur, hak verirdi, “Dinleyeceksen böyle dinleyeceksin” der, bir aferin verirdi.

Sevmezdi, çünkü, uzun, ince, iğneli, hiciv dolu o güzelim yazıyı, tam “kreşendo”sunda
patlatarak bitirir.. Bitirdikten sonra da küçük bir paragraf ekleyerek sondaki espriyi açıklardı.

Ben de buna karşı çıkar, “O paragraf fazla.. Espriyi açıklamana gerek yok” derdim. “Var,
kardeşim” derdi. “Bu millet anlamaz.. Açıklamazsan onca yazı boşa gider.”

- Ama, bu endişeyle yazının kalitesini düşürüyorsun, yazarlıktan ödün veriyorsun. Bırak anlayan anlasın..

Çok bozulurdu ama, yine de her yazısını bana dinletirdi.

Sonra, O Akbaba’da kaldı, ben 41 Buçuk’a geçtim.

“AMA, AZİZ’CİM, BUZDOLABINA BİNİLMEZ Kİ”

Birkaç yıl sonra, nasıl olduysa, Aziz Nesin ve birkaç karikatürist, “bizim yokuş” (Bâb-ıâli)’den aşağı iniyoruz. Aziz epeydir görmediği bana takılmak istedi.

- Sen araba almışsın, dedi.

Akşam’da “KARAOĞLAN”ı, iyi bir aylıkla çizmeye başlayınca, Borç-harç, ikinci el(?) üstü açık bir Fiat araba almış, dillere düşmüştüm.

-Evet, dedim.

- Senin evinde buzdolabı var mı, dedi. (Bir yılbaşını bizim evde kutlamıştık. İçkileri buzlu
kovalara koymuştuk, onu hatırlatıyor.)

- Yok, dedim.

- Öyleyse ne diye araba alıyorsun!

- Ama, Aziz’ciğim, demiştim, buzdolabına binip gezilmez ki!

Çocuklar kahkahayı basınca çok bozulmuştu. Ama.. Bir iyiliğini unutamam.

Yine yıllar önce, Yusuf Ziya ORTAÇ, Kapalıçarşı’da açtığı, belki de ilk, “AKBABA Karikatür Sergisi” sonrası.. biz, yazar-çizer takımını ünlü “Abdullah Efendi” lokantasına götürmüştü..“Söyleyin bakalım. Sergi ilgi gördü mü? Sergide en çok hangi karikatür önünde durdular?” diye sorduğunda, sıra bana gelince, patron üstadın hoşuna gitsin diye :

- Necmi Rıza’nın falanca kapağı, demiştim. (Kapak Konularını hep o verirdi.) Benim çok
severek çizdiğim karikatürden söz eden yoktu.

“Doğrucu Davud” Aziz, dayanamamış, lafa girmişti.

- Suat’ın karikatürü de çok ilgi gördü Ziya Bey, demişti.

Aziz Nesin’in övdüğü o karikatürde.. Nüfus Sayımı Günü,

Üstü başı dökülen, saçı sakalı birbirine karışmış , ayakkabısını ayrılan pençesini iple bağlamış bir gariban, sevinç ve mutluluk içinde :

- BENİ DE SAYDILAAAR! diye bağırarak geliyordu…



***

Aziz’le, son görüşmemiz telefonda oldu.. 90’lı bir yılda, Paris’ten İsveç’e giderken, hava alanından bizi aramış, “yurtdışı yasağı”nın kalktığını müjdelemişti..

Allah rahmet eylesin.

Suat Yalaz

(Kaynak: Odatv.com)