Charlie Hebdo: Simgesel Katliam ve Sonrası..

Kralların himayesindeki soytarıların bile uygun gördüğü takdirde kralla dalga geçme 'izin'leri vardır ki, mizahın gerektirdiği, 'şakayı kaldırabilmek' dediğimiz şey de kuşkusuz bu gayri resmi izine ihtiyaç duyar..




Ancak politik mizahta ezileni temsil eden, ezilen için söz söyleyen, bu 'izin'e ancak demokrasi gereği yasal olarak sahip olması gerektiğini bilir, onun ötesinde hedefini 'izin'in belirlediği sınırlara hapsedemez..


Pazar 15.02.2015 CartoonColors
  Mithat Fabian SÖZMEN
Charlie Hebdo saldırısı, el-Kaide markasının hayal ettiği şekilde pek çok yönüyle sembolik bir katliam olarak tarihe geçti.
Sembolik mananın bir bölümünü cihatçı terörün altın çağında politik mizahın tarihi başkentindeki karikatüristlerin hedef alınması; diğer bölümünü ise cihatçıların, Batı toplumlarında 2005’ten bu yana devam eden Hz. Muhammed’in resmedilmesi ve ifade özgürlüğü tartışmalarına verdiği korkunç yanıt oluşturdu.

Libya ve Suriye’de, Batılıların (ki Fransa en azılıları) semirttiği, ipin ucunu kaçırınca da arkadan vurduğu cihatçıların aldığı 'intikam' ve yine Batılı iktidarların emekçi sınıfları birbirinden uzak tutmak için ustalıkla kullandığı göçmen düşmanlığı/ güvenlik toplumu kartlarının hanesine yazılan zafer de meselenin sembolik öneme haiz diğer yönleri olarak kayıt edildi.


Doaa ELADI (Egitto)
Katliam sonrası Türkiye solu içinde, bu vahşeti mazur göstermeyi amaçlayan başta iktidar çevresi olmak üzere muhafazakâr hegemonyaya karşı bir ‘Âmâsız lanetle’ refleksi oluştu. 

Bu refleks iktidarın diline pelesenk ettiği İslamofobi sakızıyla beraber çevresine ördüğü korunma ağlarını delerek Müslümanların kendilerini, kendileri adına hareket eden ve benzeri katliamları Suriye’de işleyen gruplara verilen açık desteği sorgulama amacı güttü. Nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan ve laikliğin sürekli saldırı altında olduğu bir toplumda haklı temelleri olan bu refleksin Batı solu tarafından da aynen gösterilmesini beklemek doğru değildi. 

Nitekim Batıda sol katliamı lanetlerken, bu olayla beraber daha fazla saldırıya maruz kalacak olan emekçi göçmen halkla dayanışmasını da artırdı. ‘Amasız lanetleme’ işi genelde 'ulusal birlik' çağrıları yapan Fransız Sosyalist Partisi gibi sosyal demokratlara düştü. Ve ‘Amasız’ yapılan her şey gibi bu değerlendirmeler de eksik ve nihayetinde yanlış kalmaya mahkumdu.

Bu makalede bol bol ‘Amalı’ cümleler kurarken katliamın dokunduğu semboller olan karikatür, politik mizah, ifade özgürlüğü, Charlie Hebdo, göçmen düşmanlığı ve buna karşı mücadeleyi ele alacağız. Müslümanların yapması gereken zorunlu hesaplaşmanın yöntemi ise onlara bırakılacak.

Karikatürün gücü ve politik mizah

Bir gazete çalışanı olarak karikatürün, sayfalarca yazının arasında sahip olduğu gücün hayli etkileyici olduğunu söylemem gerek. Elbette karikatüristten karikatüriste fark var ama benim bahsimde söz konusu olan isim Sefer SELVİ (Evrensel) olduğu için karikatür cephesi biraz daha şanslı. Her gün birbirine benzemekten kaçınılmaz olarak kurtulamayan başlıkların ve cümlelerin arasında karikatürün hedefine ulaşmadaki hızı – ki bu, çağın en önemli becerisi- çoğu zaman karşılaştırılamaz seviyede.
Chubasco
Karikatürü, ortaya çıktığından bu yana her dönem için vazgeçilmez kılan bu özelliği Twitter’ın 140 karakteriyle tanımlanan günümüzde daha anlamlı hale geliyor.

Artık 'uzun' kabul edilen yazıları okumaya çoğumuzun vakti yok, çoğumuz bu alışkanlığını kaybetti belki de yenilerimiz böylesi bir şeye hiç ihtiyaç duymadı bile.
İnternet dışında para vererek alınan matbu yayınlar içerisinde karikatür dergilerinin popülaritesi yeni keşfedilmiş bir şey değil. Ancak başta Gezi olmak üzere karikatür dergileri ve sosyal medyada yıllardır demlenen bir jargonun direniş alanında gençler tarafından 'gerçek' hayatın duvarlarına bu kadar kolay taşınabilmesi, vurgulanması gereken bir deneyimdi.

Politik mizahla harmanlanmış olan karikatür, son 30 yılda komediyle bir şekilde ilişkili tüm dallardaki sözde apolitizasyondan nasibini aldığı bir dönem yaşadı. Komedide 90’larda 'Hiçbir şey üzerine' kurulu olmasıyla meşhur Seinfeld dizisiyle özdeşleşen bu trend, ülkemizde aynı yıllarda çıkış yapan Cem YILMAZ’ın, janrın berbat bir örneği olan ‘Olacak O Kadar’ı yerin dibine sokmasıyla beraber, politik mizahı yeraltına gizlemişti. 

Karikatür dergileri, politik mizahın bu dönem ve sonrasındaki tartışmasız köşe taşı olurken Sefer SELVİ’nin Evrensel’deki çizimleri de bunun günlük medya alanındaki taşıyıcısı oldu.
2000’li yıllarda ifade özgürlüğü sınavı


Seder SELVİ
SELVİ’nin çizimleri kısa sürede, genel olarak çizime ve eleştirilmeye gelemeyen Recep Tayyip Erdoğan’ın hedefine oturdu. ErdoğanSefer SELVİ’yle açtığı 'karikatüristlere dava' furyasını uzun bir süre devam ettirdi.

Politik mizah gücünü koruyordu ve karikatürle birleşmiş hali iktidarlar için daha tehlikeliydi. Karikatüristler, ifade özgürlüğünü test ediyor, katılımcılar sınıfta kalıyordu. Aynı dönemlerde 11 Eylül sonrası dünyadan nasiplenen Avrupa’da Hz. Muhammed karikatürleri ve Müslümanların bu karikatürlere tepkisi gündeme geliyordu.

2005 yılında Danimarka’da patlak veren ilk Hz. Muhammed karikatürü krizi, 2001 sonrası Batı toplumlarının barındırdığı sınıfsal gerginlikleri ve İslamofobi adı altındaki göçmen düşmanlığını, ırkçılığı yansıtıyordu. Elbette muhafazakâr-sağ çizgideki Jyllands-Posten’de yayımlanan ilk karikatürü pespaye kılan şey İslam’ın ana akım mezhebince mekruh kabul edilen Hz. Muhammed’in resmedilmesi değil, temsili Hz. Muhammedin sarığının bomba şeklinde çizilmesiydi. 

11 Eylül sonrası Batı toplumunda çoğunluğu Müslüman göçmen emekçilere karşı yerli emekçileri nefretle dolduran sermaye politikasının basit bir örneği olarak bu karikatürdeki mesaj açıktı. Ve bu mesaj, herhangi bir özgürlüğün pratiğe dökülmesinden ziyade güttüğü ırkçı-burjuva ajandayla değerlendirilmeliydi.


Karikatüristi öldürmek isteyen karanlık


Angel BOLIGAN
Öyle de oldu ancak farklı yaklaşımların ortaya çıkarak gündeme hâkim olması da engellenemedi. Bu yaklaşımın başında söz konusu kötü karikatürleri yapan karikatüriste ve yayımlayan gazeteye yönelik fiziki şiddet tehditleri geliyordu. Karikatüristi bile öldürmeyi hedefe koyan bu anlayış, Batı toplumlarındaki ırkçılık ya da eşitsizlikten daha fazla İslam içerisindeki dinamiklerle açıklanmaya mahkûmdu. 

Nitekim birkaç sene sonra söz konusu tahammülsüz şiddet alan bulduğu her ülkede bugün de tanık olduğumuz korkunç pratikleri hayata geçirdi.

İntihar saldırısı, kafa kesme, kendinden olmayan herkesi öldürme, kadınları köle yapma, eşcinselleri binalardan aşağı atma, taşlama… 

İslam’ın “Bunlar gerçek İslam değil” refleksi haricinde yüzleşemediği söz konusu eylemlerin müsebbipleri, Batılı karşıtlarını aratmayan bu barbarlığı bir şiddet pornosuna çevirerek, dört başı mamur prodüksiyonlar eşliğinde Batının gündemine soktu. 
Ve bu akımın 11 Eylül sonrası toplumda ilk hedef olarak kendisine bir karikatürü seçmiş olması tüm bu hikâyeye uygun bir başlangıçmış gibi duruyor. Charlie Hebdo Katliamı ise hikâyenin sonu olmaktan ziyade zirve noktasını teşkil ediyor.

Neden Charlie Hebdo?

Charlie Hebdo özelinde karikatürün ve karikatüristlerin hedef alınmasının, çağın mevzubahis sanatla girmiş bulunduğu kazan/ kazan ilişkisinden çok daha büyük bir anlamı var kuşkusuz. Bu anlam, saldırının gerçekleştiği ülkedeki politik mizah geleneği, tek başına Charlie Hebdo’nun kurumsal kimliği, 90’lardan sonra derginin geçirdiği kısmi politik dönüşüm ve bunun Fransa’daki göçmen emekçilerle ilişkisi ve ifade özgürlüğünün ‘ama’sız savunusunu içinde barındırıyor.


David ROWE
Her şeyden önce Fransa’nın politik mizah konusunda dünyanın en büyük geleneğine sahip ülkesi olduğunu vurgulamak gerekiyor. Fransa’burjuva özgürlüklerin merkezi yapan 1789 devriminden de önce Moliere ve Jean de la FONTAINE gibi yazarların geleneği her zaman için yönetici sınıfı ve hâkim düzeni hedef almıştır. 

Kralların himayesindeki soytarıların bile uygun gördüğü takdirde kralla dalga geçme 'izin'leri vardır ki, mizahın gerektirdiği, 'şakayı kaldırabilmek' dediğimiz şey de kuşkusuz bu gayri resmi izine ihtiyaç duyar. 

Ancak politik mizahta ezileni temsil eden, ezilen için söz söyleyen, bu 'izin'e ancak demokrasi gereği yasal olarak sahip olması gerektiğini bilir, onun ötesinde hedefini 'izin'in belirlediği sınırlara hapsedemez. 

Politik mizah bu noktada, başta Fransa olmak üzere genel toplumsal mücadelenin kanlı bedeller ödeyerek sahip olduğu ifade özgürlüğünün en göz önündeki aktörlerindendir.


İlkesel olması gereken nokta, ifade özgürlüğü konusunda belirleyici olanın öznenin tutumu olmasıdır. Papa’sından Erdoğan’ına "İfade özgürlüğü adı altında dinle dalga geçilemez” diyenler bir yanıyla da saldırganları meşrulaştırmaktadır. Charlie Hebdo’nun Hz. 

Muhammed karikatürleri konusundaki tutumu eleştirilebilir ancak bunu yaparken Etienne BALIBAR’ın Liberation’daki görüşleri doğru bir çıkış noktası olacaktır diye düşünüyorum.

BALIBAR: Düşüncesizlik, ihtiyatsızlık


Jan-Erik ANDER
Fransız Filozof BALIBAR, ‘Ölenler ve yaşayanlar için üç kelime’ başlıklı yazısında Charlie Hebdo için 'imprudence', yani düşüncesizlik ya da ihtiyatsızlık tanımını yapıyor ve şunları yazıyor: 

“Charlie Hebdo’nun karikatüristleri düşüncesiz miydi? Evet, ama kelimenin 2 anlamı var. Birincisi, tehlikeyi önemsememek, gönüllü olarak risk almak. 

Bazılarımız bunu kahramanlık olarak da tanımlayabilir. Ancak bu aynı zamanda iyi niyetli bir provokasyonun feci sonuçlarına karşı kayıtsızlık anlamına da gelebilir. Bu örnekte, zaten damgalanmış milyonlarca insanın (Müslüman göçmenler –M.F.S.) aşağılanması onları örgütlü fanatiklerin manipülasyonlarının eline düşürmüştür. 

Kanımca Charb ve yoldaşları kelimenin her iki anlamıyla da ‘imprudent’ idi. Bu düşüncesizlik onların yaşamlarına mal oldu ancak aynı zamanda ifade özgürlüğüne yönelik de ölümcül bir tehdidi gözler önüne serdi. 

Bugün öncelikle ‘imprudence’in ilk anlamı üzerine düşünmek istiyorum. Ancak yarın ve sonrasında da ikinci anlamı üzerine gerçekten en akıllı şekilde eğilmemizi diliyorum ve ilkiyle ikincisinin arasındaki ilişkiyi düşünmemizi istiyorum. Bu herhangi bir şekilde korkaklığa tekabül etmez .” (1)
KAP (Spain)

Katliama sahne olan ülkenin yerlisi olarak BALIBAR'ın söyledikleri önem teşkil ediyor. Charlie Hebdo neden ülkesindeki zaten çoğunluğu ortalama emekçilerin yaşam standartlarının dahi çok altında yaşayan Müslümanların – bize anlamsız da gelse- var olan hassasiyetlerini gözeten ve onları 'örgütlü fanatizmin' kucağına düşmektense kucaklamayı tercih eden bir anlayışı tercih etmedi?

Bunun “Çünkü ben bir mizah dergisiyim. Tarihim boyunca her türlü tabuya saldırdım” şeklinde son derece kabul edilebilir bir açıklaması olduğunu bir kez daha hatırlatarak devam edelim.

 GRESH: Antiemperyalizmden NATO’culuğa

Bu tutumun oluşmasının açıklanmasında Le Monde’un değerli editörü Alain GRESH’in Charlie Hebdo analizi önemli bir yer tutuyor.  GRESH, Charlie Hebdo’nun öncülü, Hara-Kiri’den itibaren başlattığı analizinde derginin antiemperyalist çizgiden 90’larda nasıl NATO müdahalelerini savunan bir noktaya savrulduğunu irdeliyor. Philippe VAL’in genel yayın yönetmenliğine denk gelen bu dönem, 2. İntifada yıllarında takınılan İsrail yanlısı duruşla birleşiyor. 

Derginin çizgisi giderek Avrupa’daki genel 11 Eylül sonrası atmosferin baskısıyla şekillenirken  Philippe VAL, 2006’da Danimarka’daki Hz. Muhammed karikatürü krizi sonrası son yıllarda ‘sol’ adına en utanılası bildirileri hazırlayan NATO’cu Bernard Henri LEVY ve bir grup aydınla birlikte 12’ler Manifestosu’nu imzalıyor. 

Bu ‘manifesto’da Faşizm, Nazizm ve Stalinizm’i yenen Avrupa yeni bir totaliter tehditle karşı karşıyadır: İslamcılık. Biz, yazarlar, gazeteciler, entelektüeller olarak dinci totalitarizme karşı herkesi ifade özgürlüğü, eşit haklar ve sekülerizm için direnişe çağırıyoruz” ifadeleri kullanılıyor.


Noma BAR
GRESH, bu ‘manifesto’ sonrası Charlie Hebdo ekibinde yaşanan krizi ve derginin en önemli çizerlerinden Siné’nin 'anti-semitizm'le suçlanması sonrası dergiden kovulmasını hatırlatıyor. 

Philippe VAL, Nicolas SARKOZY’nin seçilmesi sonrası devlet radyosu France-Inter’in başına getirildi ki bu da uzunca bir süre Fransa’nın en önemli ‘sol’ mizah dergisini yöneten VAL’in geldiği ve dergiyi getirdiği nokta açısından yeterince özetleyici. (2)

Elbette bunlar Türkiye’de Charlie Hebdo’ya 'ırkçı' iddiasıyla saldıran, katliamı mazur göstermenin ‘liberal’ görünümlü cephesini oluşturan uyduruk iktidar sözcüsü köşe yazarlarını haklı çıkarmaz.

Charlie Hebdo gerçekten de, hataları ve nadir istisnalarıyla beraber, 30 yılı aşkın geçmişinde toplumdaki bütün tabuları hedefine koymuş bir dergi olarak yoluna devam etmiştir ve bu yüzden de katliam sonrası dahi ülkesindeki aşırı sağcıların hedefi olmaktan kurtulamamıştır. 

Ancak Batı entelijansiyasının, Müslüman kökenli emekçi halklarla kritik hale gelen ilişkisini yeniden kurmak için gündemde tuttuğu bu argümanları da bilmemizde fayda var diye düşünüyorum. Bu sembolik katliamın Batı toplumlarında 11 Eylül benzeri bir etkisi olacaksa Bernard Henri LEVY’lerin tuzağına bir kez daha düşülmemesi gerektiği açık.

(1) Alain Gresh: A journey from anti-colonialism towards Islamophobia –
http://www.alaraby.co.uk/english/comment/18705071-5026-49d5-9bc7-e7c2ab282941
(2) Etienne Balibar: Trois mots pour les morts et pour les vivants – Trois mots pour les morts et pour les vivants


Angel BOLIGAN



---